Kadın Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın Hareketi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Eylül 2026

,

Feministlerin İkonası Gloria Steinem CIA Ajanıydı



Ellilerin sonlarında Sovyetler Birliği, komünist ideolojiyi dünya çapındaki genç eylemcilere yaymak amacıyla düzenlenen bir dizi Dünya Gençlik Festivali’ne ev sahipliği yaptı.

CIA, Sovyetler’in mesajlarına karşı koymak amacıyla, Amerikalı liberal kuruluşlara sessiz sedasız fon sağlayarak, bu kuruluşlara bağlı öğrencileri yurt dışına göndermeye başladı.

Ramparts dergisi 1967’de bu programı ifşa eden haberinde, CIA’in Amerikan sivil toplum örgütlerinin onlarcasını (öğrenci örgütlerini, sendikaları, kültür kurumlarını) anti-komünizm adı altında gizlice finanse ettiğini ortaya çıkardı.

Steinem’ın CIA’deki Çalışmaları

Chester Bowles bursuyla Hindistan’da geçirdiği iki yılın ardından Steinem, üst düzey CIA mensupları C. D. Jackson ile Cord Meyer üzerinden bu programa dâhil edildi. Steinem, Sovyet etkisine karşı koymak amacıyla Amerikalı öğrencileri 1959 yılında Viyana’da düzenlenen Dünya Gençlik Festivali’ne ve 1962’deki Helsinki Festivali’ne göndermek üzere kurulan cephe örgütü Bağımsız Araştırma Servisi’ni kurup yönetti.

Operasyon neredeyse tümüyle CIA tarafından finanse edildi: sadece Viyana için yaklaşık 85.000 dolar tahsis edilmişti. Steinem, örgütü 1959’dan 1962’ye kadar yönetti, 1968-1969 yıllarına denk yönetim kurulunda kaldı.

Ramparts dergisi 1967’de haberi yayınladığında, Steinem özür dileme gereği duymadan, New York Times’a üstlendiği role dair iddiaları teyit etti. Ayrıca CIA’yi “liberal, şiddetten uzak duran, onurlu, şerefli bir kurum” olarak tanımladı, görev verilirse bu tür bir işi yeniden yapabileceğini söyledi.

Feminist Hareket ve Sınıf Sorunu

Steinem, 1969-1970 yıllarında, daha önce herhangi bir kadın grubunda yer almamış, feminist yayınlar kaleme almamış, işçi sınıfına mensup kadınları örgütleme konusunda geçmişte hiçbir çalışma yapmamış olmasına rağmen feminist örgütlenmeye katıldı.

İki yıl içinde Amerikan feminizminin en tanınmış yüzü haline geldi. 1971’de Ulusal Kadınların Politik Birliği’ni kurdu. 1972’de Ms. dergisini çıkarttı.

Temsil ettiği feminizm, salt toplumsal cinsiyet meselesine odaklanan bir feminizm türüydü. Kurumların imkânlarından eşit yararlanma, üreme hakları, mesleki açıdan ilerleme gibi konulara eğilen bu tür bir feminizm, sınıfı politik-teorik çerçeve olarak redde tabi tutuyordu.

Steinem’ın etkisi altındaki ikinci dalga feminizmin ana akımı, beyaz, üniversite mezunu, meslek sahibi kadınların dert ve endişelerini merkeze koydu. Yoksulluk ücretlerini, her çocuğun bakım imkânına kavuşamıyor oluşunu ya da işçilerin ve ev içi emeğin koşullarını odağa hiçbir vakit yerleştirmedi. Daha çok yoksul kadınları ve siyahi kadınları etkileyen somut meselelerle hiç ilgilenmedi.

Aralarında Kızıl Çoraplar, Combahee Nehri Kolektifi’ndeki Siyahi feministler ve Barbara Ehrenreich gibi aynı dönemin sosyalist feministleri ve radikal feministleri, ekonomik özgürleşme olmadan toplumsal cinsiyetin özgürleşmesinin, salt seçkin kadınlara hizmet eden yarım yamalak bir önlem olduğunu sürekli olarak dile getirdiler.

Bu eleştiri, Ms. dergisinin ve Ulusal Kadınların Politik Birliği’nin temsil ettiği ana akım feminist söylemde büyük ölçüde dışlandı.

1975 Kızıl Çoraplar Soruşturması

Mayıs 1975’te, Ellen Willis ve Shulamith Firestone tarafından kurulan radikal feminist bir kolektif olan Kızıl Çoraplar, Steinem’ın CIA ile olan bağlarını ve bunların hareket üzerindeki etkilerini ayrıntılı bir şekilde araştıran bir rapor yayınladı.

Belgelerde, kadının üstlendiği Bağımsız Araştırma Servisi’ndeki müdürlük görevi, CIA’den aldığı paralar ve Ms. dergisinin lansmanı etrafında oluşan ilişkiler ağı ele alınıyor. Bu ilişkiler, derginin ilk sayısının finansmanına yardımcı olan, kendisi de CIA tarafından finanse edilen Viyana operasyonu sırasında bir Bağımsız Araştırma Servisi yayınında editör olarak çalışmış olan Clay Felker’ın üstlendiği rolü de kapsıyor.

Kızıl Çoraplar’a göre Ms. dergisi, CIA’in “paralel örgüt” olarak adlandırdığı örgütlere benzer bir işlev görüyordu. Bu yapı, feminist enerjiyi kabul edilebilir bir liberal çerçeveye teksif etmek suretiyle, bu enerjiyi o dönemde hareket içinde aynı derecede canlı olan sınıf temelli ve anti-kapitalist akımlardan uzaklaştırıyordu.

Kızıl Çoraplar’ın soruşturması, feminist çevrelerde geniş yankı buldu. Steinem, kendini savunmak için altı sayfalık bir mektup kaleme aldı. Ancak asıl soruya cevap vermedi: “Ülkenin en çok okunan feminist yayın organı, neden sistematik olarak sınıf meselesinden uzak duruyor?”

Kayıtların Silinmesi

1979 yılında New York’ta çıkan haftalık dergi Village Voice, Random House yayınevinin Steinem ve başında olduğu ağın içinde yer alan Katharine Graham ve Cord Meyer gibi isimlerin hukuki baskıları neticesinde, Steinem’ın CIA geçmişini belgeleyen Kızıl Çoraplar soruşturmasını içeren bölümü basacağı Feminist Devrim kitabından çıkardığını söyledi. Bu bölümü Random House, hiçbir vakit yayımlanmadı. Steinem’ın temsil ettiği yöne eleştirel yaklaşan Betty Friedan, bu soruların tam olarak açıklığa kavuşturulması gerektiğini söyledi.

Liberal feminist yapının, işçi sınıfına bağlı feminist eleştiriyi susturmak için hukuki ve kurumsal baskıyı kullanması, Kızıl Çoraplar’ın tespit ettiği dinamiklerin somut bir göstergesiydi.

Bu Feminizmin Ürettikleri

Yetmişler ve seksenler boyunca Amerika’da ana akım hâline gelen, cam tavanların kırılmasını, mesleki temsili ve bireysel ilerlemeyi öne alan feminizm, Steinem’ın ağı ve platformu tarafından oluşturuldu. Bu feminist akım, meslek sahibi kadınlar için gerçek kazanımlar sağladı.

Bu akım aynı zamanda, aksama yaşama imkânı çok az olan, şirket yanlısı kültüre entegre edilebilecek bir hareketi de ortaya çıkardı: artık şirketler, kadın yöneticiler işe alabiliyor, feminist reklâm kampanyaları yürütebiliyor, çoğu kadının çalışma hayatını tanımlayan düşük ücretler, eksik sosyal haklar ve sömürücü koşullar karşısında hiçbir yapısal güçlükle karşılaşmıyorlardı.

Bu sonuç, feminizmin neyi ön plana çıkaracağı ve neyi dışarıda bırakacağı konusunda yapılan belirli tercihlerin bir ürünüydü. Bu tercihlerin altında, kurumsal yapıları alenen sosyalizm karşıtı olan ve yükseliş süreçleri en başta Amerikan solunu kontrol altında tutma işine teksif edilmiş kurum tarafından finanse edilen kişilerin imzası vardı.

HR News
12 Şubat 2024
Kaynak

15 Haziran 2026

,

Leyla Halid: “Gerçek Eşitlik ve Özgürlük İçin Savaşıyoruz”


Filistin Devrimi’nde kadının rolü, genel olarak Arap toplumundaki kadının rolünü ve statüsünü etkiliyor mu? Eğer etkiliyorsa, nasıl etkiliyor?

Sınıflar arasında ayrım yapmalıyız. Bu bağlamda, “Arap kadını” ifadesi yanıltıcıdır. Hangi Arap kadınından bahsediyoruz? Güney Lübnan’ın köylüsünden mi yoksa Beyrut Amerikan Üniversitesi’ndeki öğrenciden mi? Şam’ın muhafazakâr hanımından mı yoksa Beyrut’un Hamra Caddesi’ndeki “özgürleşmiş” toplum kadınından mı? Ulusal harekete cesurca katılan ve içinde çalışan Sudanlı kızdan mı yoksa Yemen çölünün Bedevi kadınından mı?

Bu diyalogun daha anlamlı olabilmesi için burada bir tür standart benimsememiz gerektiğine inanıyorum. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) ideolojisine bağlı olduğum için, benim açımdan ana ölçüt sınıftır. Bu nedenle sorduğunuz soru şu şekilde cevaplanabilir. Devrime katılan Filistinli kadın, Filistin ve Arap kadınlarına kadınların nasıl özgürleşebileceğine dair her gün örnek teşkil ediyor.

En azından bahsettiğimiz sınıflar bağlamında, Arap erkeğinin de sömürüldüğünü ve sömürgeleştirildiğini kabul etmeliyiz. Onun özgürleşmesi, şüphesiz ki, kendisi de çifte sömürüye maruz kalan kadının özgürleşmesine katkıda bulunacaktır: Kadın, erkeği sömürenlerce sömürülmektedir, bir de ayrıca erkek tarafından sömürülmektedir.

Biz Filistin’i özgürleştirmek için mücadele eden parti olarak, kadınların özgürleşmesi meselesinin sadece tavsiye, ikna veya teşvikten daha fazlasını içerdiğini savunuyoruz. Bu mücadele, toplumu politik, ekonomik ve toplumsal açıdan her türlü baskı ve sömürüden kurtarmak, aynı zamanda erkek şovenizminin köklerini oluşturan eski gelenek ve göreneklerden de arındırmak için yapılan toplam çabaların ayrılmaz bir parçasıdır.

Birçok erkek, özellikle de yaşlı kuşaktan olanlar, “kadının özgürlüğü”nü özgür aşk, ahlaksızlık ve fuhuş dışında bir şeyle ilişkilendirmekte büyük zorluk çekiyor. Batıdan ithal edilen filmlerin, gazetelerin, televizyon programlarının ve dergilerin kadın özgürlüğünü, köle kızın efendisini seçme özgürlüğü gibi göstermesi nedeniyle, bu zorluğu anlayışla karşılayabiliriz. Batı, aslında bize, “Bakın, kadın artık kendisine hükmetmesini istediği erkeği özgürce seçebilir” diyor. Biz bu anlayışı doğal olarak reddediyoruz çünkü kadın özgürlüğündeki “cinsel boyut”, uğruna savaştığımız özgürlüğün gerçek anlamını gölgede bırakmıştır.

Özetle, eski toplumun tiranlığına karşı savaşıyoruz. Yeni olandaki zulümle de mücadele ediyoruz. Gerçek eşitlik ve gerçek özgürlük için savaşıyoruz.

Sonuç olarak, kendimizi ailemizin onlar için “yozlaşma özgürlüğü” demek olan genel yozlaşmanın içinde buluyoruz. Dolayısıyla, bir kadın, ailesini terk edip zincirlerinden kurtulduğunda, bu, her zaman dram, acı, mutsuzluk ve öfkeyle neticeleniyor. Zamanla aile, belki de bir erkek kardeşin etkisiyle, kızlarının özgürlüğünün korktukları gibi yozlaşmaya yol açmadığını, aksine, ona kendine daha derin bir güven kazandırdığını, yoldaşlarının saygısına mazhar olduğunu, eksik olan gücü ve erkekler karşısında edinmesi gereken cesareti kazandırdığını fark etmeye başlıyor. Bütün bunlar, ailenin önceki inatçılığını yavaş yavaş terk etmesine neden oluyor.

Önceki soruya verdiğim cevapta, kadınlarla ilgili olarak yürüttüğümüz mücadelenin bizi sadece bir sürü ulusal, sınıfsal ve toplumsal düşmana, eski gelenek ve göreneklere vb. karşı değil, aynı zamanda batının üzerine yağdırdığı sahte bir özgürlük imajına karşı da karşıya getirdiğini söylemiştim. Bize gece gündüz cinsel özgürlük, tüketim ekonomisinin dayattığı modanın zulmü, eski tiranlığın yeni ve gösterişli bir versiyonu olan “bebek kadın” imajı dayatılıyor. Zulüm, bu sefer de çıplak göğüsler ve bacaklarla karşımıza çıkıyor.

Bu zorlu bir mücadele. Onun en iyi nasıl yürütüleceği sorusunu cevaplamak için zamana ihtiyaç var. Birçok kişi çözüm yolu olarak, daha geniş ve daha iyi bir eğitim verilsin çağrısında bulunuyor. Oysa sorun, bu kadar basit değil, çünkü kadının özgürleşmesi söz konusu olduğunda, eğitimin kendisi de devrimcileştirilmelidir.

Batı’dan gelen tüm kültürü, özellikle de kadının özgürleşmesiyle ilgili olanı reddettiğim izlenimi edinilmesini istemem. Esasen şunu vurgulamaya çalışıyorum: Kültürel bombardıman karşısında yaşadığımız şaşkınlığı çoktan geride bıraktık. Geleceğin anahtarı, toplumumuzda devrimin tüm potansiyellerini gerçekleştirebilme, baskının köklerinin bulunduğu, toplumumuza hâkim olan tüm üretim ilişkilerini ortadan kaldırabilme yeteneğimizde yatmaktadır.

Kadının özgürlüğü sorunu, tüm toplumsal cinsiyet veya ulusal, ırksal veya dini önyargılardan ayrılamaz. Şuna eminiz: Kadının özgürlüğü sorunu, o da ancak kısmen, toplumsal cinsiyet veya ulusal, ırksal veya dini önyargıların olmadığı bir toplumda çözüme kavuşturulabilir.

Kapitalist dünyada şu anda yaşanan çeşitli kadın özgürlüğü hareketlerini büyük bir ilgiyle izliyoruz. Bize göre bu hareketler, kadının boyun eğdirilmesi meselesine kapitalizmin çözüm sunmasının imkânsız olduğunun delilidirler.

Leyla Halid
1983
Kaynak

17 Mart 2026

, , ,

Bombalara Karşı Çıkanlar İranlı Kadınların Yanında Olmalı



ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından, geçen günlerde, Twitter ve Instagram’ın Hindistan ayağında o bildik, kalıplaşmış cümleler işitildi. Uluslararası toplum, Batı Asya’daki çatışma süreciyle boğuşurken, etkileyici ve kendini ilerici olarak tanımlayan kişilerden oluşan bir grup Hintli feminist, ellerindeki kürsüyü, emperyalizmin ilkeli bir analizini yapmak değil, bizzat emperyalizmi daimi kılmak için kullandı.

“Kadın hakları” ve “özgürleşme” kavramlarının merkezde durduğu sözleriyle bu feministler, Batı’nın emperyalist söylemini kolaylıkla benimsediler ve İranlı kadınların ölümlerini sadece İran devletini değil, aynı zamanda Hindistan’daki Müslümanların politik ifade kanallarındaki “geri kalmışlığı” eleştirmek için bir tür araç olarak kullandılar. Bu olay, emperyalizmin kirini feminizmle aklama girişiminin somut bir yansıması: Esmer kadınları esmer erkeklerden kurtarmayı amaçlayan yeni şarkiyatçı girişim, istemeden de olsa, bombalamalardan sorumlu olan emperyalizmle aynı safta yer alıyor.

Bu olguyu en iyi açıklayan örnek, kamuoyunun tanıdığı Keşmirli feminist akademisyenin açıklamaya imza atmış olmasıdır. Bu söyleme katılımı özellikle öğretici, çünkü bize, Hindistan devletinin baskısı karşısında marjinal fikirleri dile getirdiğini iddia eden seslerin bile, odağa Hindistan sınırlarının dışındaki Müslüman bir ulusu koyduğu vakit emperyalizmin ajandasına nasıl kolaylıkla hizmet edebildiklerini gösteriyor.

4 Mart 2026 günü bu kişinin attığı tvit, İranlı kadınlara yönelik anti-emperyalist duruşun her türlü görünümünü ortadan kaldırarak, bu pozisyonun apaçık militarist özünü ortaya koydu:

“İran rejimi, pervasız, çaresiz, aşırılıkçı ve gerilimi tırmandırmayı gerilimi azaltmaya yönelik bir önlem olarak kullanmak suretiyle iktidarda kalmak istiyor. O, asla nükleer silaha sahip olmamalı. Onların hayatta kalmasına ve yeniden toparlanmasına izin vermek büyük bir hata olur.”[1]

Bu açıklama, feminist veya insani bir çerçeveden tamamen yoksun olmasıyla dikkat çekiyor. İranlı sivillerin güvenliğinden veya huzurundan bahsedilmiyor, sadece rejim değişikliği ve savaşa doğrudan destek veriliyor. “Onların hayatta kalmasına izin vermek” gibi ifadeler kullanmak suretiyle, bir ulusun varlığını stratejik bir hataya indirgeyen askeri dili taklit ediyor. Bu feminizm değil. Washington ve Tel Aviv’deki dış politika anlayışının tezahürü. Bir akademisyenin bu anlayışı, belirli bir çatışma bölgesinde edindiği kimliği kullanarak Hindistan’daki kitlesine ambalajlayıp satması.

Açıklama, hem tuhaf hem de acı verici. Hindistan devletinin Keşmir’deki eylemlerini eleştirerek kamuoyunda önemli bir yer edinmiş olan bu zat, Müslüman çoğunluğa sahip başka bir ülkenin toptan yıkımına onay vermekte hiçbir beis görmüyor. Keşmir için kullanılan, kendi kaderini tayin hakkı, askeri işgale itiraz ve sivillerin korunmasına vurgu yapan teorik çerçeve, ABD-İsrail ekseni fail, İran mağdur olduğunda tümüyle terk ediliyor. Bu seçmeci dayanışma pratiği, emperyalist feminizmin bir özelliğidir.

Keşmir davası, temelde Hindistan’a karşı ahlaki bir argüman olarak çıkartıldığı vakit değerlidir, oysa bu destek, hızla başka bir Müslüman “öteki”yi hedef alan çok daha şiddetli bir emperyalist gayreti desteklemek için kullanılıyor.

Tvit, akademisyenin İsrail ile bağlarını sorgulayan birçok hesabın engellenmesiyle sonuçlanan hızlı ve sert tepkilere yol açtı. Daha önce orada konferanslara katılmış olması, akademik konumunu ve “Keşmirli” bir ses olarak rolünü perçinliyor. Ancak, bu noktada İsrail’in en şiddet yanlısı yerleşimci-sömürgeci devletlerden biri olduğunu yinelemek gerekiyor.

Dünyayı Keşmir’in seslerini dinlemeye çağıran Keşmirli feminist, Filistinli mültecilere geri dönüş hakkı tanımayı reddeden bir devleti destekleyerek, Tel Aviv ağzıyla konuşmaktan çekinmiyor. Bu, emperyalist feministin bir örneğidir: Kendi hükümetinin baskısını eleştirirken, aynı zamanda emperyalist güçleri destekleyen yerli muhbir rolü üstleniyor. Bu güçlerin varlığını ve askeri eylemlerini onaylıyor.

Bu türden zevata karşı Keşmirliler ve Filistinliler arasındaki tarihsel ve halen daha varlığını sürdüren benzerliklere vurgu yapmak gerekiyor. Her iki kesim de işgal, İslamofobi ve yerleşimci sömürgecilik konusunda ortak bir kadere sahip. Bu ortak deneyim, Keşmirlilerin ve Filistinlilerin verdikleri mücadelenin ana zemini.[2]

Ayrıca, Ayetullah Hameney’e yönelik suikasta yas tutan, onu protesto eden Şii Keşmirlilere karşı Hindistan devletinin uyguladığı baskıyı da görmek gerekiyor. Bu bağlamda, atılan tvit, yalnızca yazarın sömürgecilik karşıtı pratiğindeki sınırlılıklarını ortaya koyuyor.

Gelişmiş Bir Kalkan Olarak “Yanlış İkililik”

Militarizmin tüm aleniliği ve çıplaklığıyla yaşandığı koşullarda emperyalizmin ajandalarını destekleyen, anti-emperyalist olduğunu iddia edenler, ince ayrımları gözeten, gelişkin argümanlar dillendirdiklerini söylüyorlar. Misal, bir sosyal medya paylaşımında şu türden cümleler sarf ediliyor:

“Bu noktada, mevcut uygulamayı kullanan insanlar sizden feminizmi eleştireyim diye sizin militarizm yanlısı olmanızı ısrarla talep ediyorlar. Ne yazık ki, İranlı kadınların haklarını savunmanın, İran’a yönelik askeri harekâtı desteklemek anlamına geldiği fikri, ikiliği yanlış kurmaktadır. Ortada iki seçenek yok. İranlı kadınların özgürlük mücadelesini desteklerken, İran’a yönelik emperyalist harekâtı tümden eleştirebilirsiniz. Hameney’i kahraman olarak selamlamayı reddetmek, emperyalizm yanlısı olmak anlamına gelmez.”[3]

Görünüşte bu argüman, kendini “incelikli”, “ilkeli”, ince ayrımları gözeten birinin ağzından dökülüyor. Bu zat, kendisini dengeli, düşünsel açıdan gelişkin biriymiş gibi takdim ediyor. Oysa bu açıklamayı asıl tehlikeli kılan da üzerine geçirdiği saf ipekten “gelişmişlik” gömleği.

Bu formül, emperyalizmi eleştirmiyor, emperyalizmi savunmanın yeni, geliştirilmiş ve çok daha sinsi bir yüzü. Bu tür argümanlarda emperyalizm, anti-emperyalist dayanışma kılığına bürünmüş halde çıkıyor karşımıza. Sözün sahibi, işlevsel açıdan emperyalist çizgiyi takip ediyor.

Bu “yanlış ikilik” argümanının temel sorunu, bir tür korkuluk mantık safsatası olarak kullanılmasıdır. Savaş karşıtı duruşu karikatürize ederek, onu aşırı ve mantıksız olarak gösterir. Bu abartılı korkuluk mantık safsatasına başvurmak suretiyle yazar, kendini her iki bakış açısını da anlayabilen, merkezde duran, rasyonel biri olarak takdim eder. Ancak, emperyalizmin ülkeyi bombaladığı koşullarda bu türden bir “merkezcilik”, sadece imtiyazlıların karşılayabilecekleri bir lükstür. Aynı zamanda bu yaklaşım, İran’a karşı 47 yıldır süren, ekonomisini boğan, onu ilaç gibi temel kaynaklardan mahrum bırakan hibrit savaşı tümüyle göz ardı etmektedir.

Bir ülke bombalandığında, temel siyasi eylem, o bombalara karşı çıkmaktır. İran devletinin kadınlara yönelik muamelesine karşı olduğunu iddia eden tvitler atmak için çaba harcamak, “yanlış ikiliğe” karşı sergilenmiş cesur bir duruş değil, genellikle "kampçılar" olarak bir kenara atılan anti-emperyalistlerden kendini uzaklaştırmanın gösterişli bir ifadesidir.

İkinci ve daha acil mesele, önceliklendirmeyle ilgilidir. Bu formül, “emperyalizmin eylemini kınamayı” ve “İranlı kadınların özgürlük arayışını desteklemeyi” iki paralel ve eşit derecede acil siyasi hedef olarak ele almaktadır. Bu bakış açısı, gerçekliğin alabildiğine yanlış temsilidir.

Şu anda emperyalist eylemler devam ediyor. Bombalar atılıyor, çocukların enkaz altından çıkartılışına tanık oluyoruz. Bu arada, “İranlı kadınların özgürlük mücadelesi”, tarihsel olarak aynı faillerce “Müslüman kadınları kurtarmak” için kullanılan, şu anda İran’da onlara karşı en şiddetli suçlardan bazılarını işleyenlerin propaganda faaliyetinin konusu olmaya devam ediyor. Bir krizin orta yerinde iki olguyu eşitlemek, savaş karşıtı duruşun önemini azaltır. Bu türden bir yaklaşım, sözde “anti-emperyalistler”in savaşı kınarken kendilerin haklı görmelerine imkân sağlar, bir yandan da liberal takipçilerine “yerlileşmedikleri”ne, İslam ve cinsiyetle ilgili “doğru” “modern” görüşleri savunmaya devam ettiklerine dair güvence vermelerini mümkün kılar.

Evrensel Kız Kardeşlik Tuzağı: Duygusallıkla Jeopolitiği Silmek

Militaristlerin ve “ince ayrım” savunucularının yanı sıra, emperyalist feminizmin üçüncü, görünüşte daha yumuşak bir türü ortaya çıktı. Bu, jeopolitiğin acımasız gerçeklerini silmek için duygusal klişeler kullanan “evrensel kız kardeşlik” söylemidir. Bunun en önemli örneği, aşağıdaki tvittir:

“Bir kadın olarak, kadınların bir vatanı olmadığını, her kadının sizin vatanınız olması gerektiğini, onlara sahip çıkmanın ise öncelikle vatanseverliğiniz olması gerektiğini hatırlamalısınız.”[4]

İlk bakışta, bu, uluslararası feminist dayanışma için cesur bir çağrı gibi görünüyor. Virginia Woolf’un ünlü sözünü akla getiriyor: “Bir kadın olarak, benim bir ülkem yok.” Ancak, orijinal bağlamından koparılan birçok slogan gibi, bu ifade de özgürleştirmekten çok kafa karışıklığına yol açabilir.

“Kadınların vatanı yoktur” ifadesi, toprakların, ulusların, devletlerin ve sınırların kadınların yaşamları üzerinde önemli bir etkiye sahip somut güçler olarak var olmadığı varsayımıyla kullanılıyor. “Her kadın sizin vatanınız olmalı” iddiası, kadınlar arasındaki karmaşık, çoğu zaman çelişkili ilişkileri kişisel duygu meselesine indirgiyor. Bu bakış açısı, tarihsel bağlamı ve güç dinamiklerini ihmal eden, şiddet ve savaş eylemleri hakkında rahatsız edici soruları gündeme getiren duygusal bir politikayı örnekliyor. Gazze’de sayısız kadın ve erkeğin yerinden edildiği, Hindistan’da “buldozerin adaleti”[5] yoluyla Müslümanlara yönelik yıkıcı faaliyetlerin damgasını vurduğu bir dönemde bu ifade, duyarsızdır, temelde somut siyasi ve maddi önemden yoksundur.

Somut gerçek şu ki, kadınların gerçekten de vatanları var ve bu vatanlar, ABD ve İsrail yapımı bombalarla sistematik olarak yok ediliyor. Bu, sadece teorik bir kavram değil, aksine, on yıllar ve kıtalar boyunca süregelen emperyalist savaşın belgelenmiş bir örneğidir. Bir kadına, ABD yapımı bir füze ile evi yıkılırken vatanının olmadığını söylemek, bir dayanışma eylemi değil, bir silme eylemidir.

İran’da bu savaşın maddi gerçekliği, sivil altyapının yıkımında açıkça görülüyor. Tahran’dan gelen haberler, kuşatma altındaki bir şehri, “evlerin, hastanelerin ve okulların” vurulduğunu, şehir sakinlerinin güvenlik için toplu alanlarda uyumak zorunda kaldığını söylüyor. Kadınların yaşamlarının temel dokusu, doğum yaptıkları hastaneler, çocuklarının eğitim gördüğü okullar, kamusal yaşamlarının bir parçası olan stadyumlar hedef alınıyorlar. Bu, istenmeden sebep olunmuş bir hasar değil, varoluşun maddi koşullarının kasıtlı olarak yok edilmesidir. ABD-İsrail’in Minab’daki kız okuluna yaptığı terörist saldırıyı kim unutabilir?[6] ABD-İsrail saldırıları sonucu kızların vahşice öldürülmesi demek ki “feminizm”e layık bir olay değilmiş.

Bu yerler, askeri hedefler değil, evler, hastaneler ve kadınların yaşamlarının merkezidir. Bir ABD füzesi İranlı bir kadının evini yıktığında, kadın, bunu Amerikalı feministlerden gelen kardeşçe bir dayanışma jesti olarak görmez, bilâkis, bunu hayatının, ailesinin güvenliğinin ve geleceğinin yıkımı olarak algılar. Ona kadınların vatanı olmadığını söylemek, korumak için mücadele ettiği temeli yok etmektir.

Ancak bu durum, İran’ın çok ötesine uzanıyor. ABD ve İsrail’in Batı Asya ve Güney Asya’daki askeri eylemlerinin tarihi, büyük ölçüde sivillerin evlerinin yıkılmasının tarihidir. Gazze’de, 21 aylık aralıksız bombardımanın ardından binaların ve altyapının yüzde 80’inden fazlası yok edildi. Birleşmiş Milletler, Gazze’deki evlerin en az yüzde 92’sinin hasar gördüğünü veya yıkıldığını tahmin ediyor. Filistinli kadınların evleri, istenmeden oluşan hasar değil, bir politika gereği, sistematik olarak yok edildi.

Afganistan’da ABD ordusu, İsrail’in taktiklerini doğrudan benimsedi. Kandahar saldırısı sırasında Amerikan kuvvetleri, isyancılar tarafından tuzaklanmış oldukları veya aranmaları “çok tehlikeli” görüldüğü için yüzlerce evi ve çiftlik binasını sistematik olarak imha etti.[7]

Irak’ta ABD ordusu, bombalamadan önce sivillerin evlerine ölümcül olmayan mermiler atarak onları uyarmayı amaçlayan “çatıyı vurma”[8] taktiğine başvurdu. Bu teknik, aslında İsrail’in Gazze’deki uygulamalarından esinlenilmişti. Libya’da ise ABD önderliğinde ve Avrupa güçlerinin desteğiyle yürütülen, NATO destekli bombardımanlar, sivil altyapıyı yerle bir etti. Sonrasında ülke paramparça oldu. Kaos, şiddet ve ekonomik çöküşün en büyük yükünü kadınlar çekti. Evleri bombalarla yıkıldı ve ülkeleri, halihazırda işleyen devletleri, yok edildi.

Yemen’de ABD, Suudi liderliğindeki koalisyonun sivil bölgeleri acımasızca hedef alan, evleri, okulları, hastaneleri ve pazarları yok eden harekâtına bomba ve lojistik destek sağladı. Yemenli kadınlar, mahallelerinin enkaza dönüştüğünü, çocuklarının abluka nedeniyle aç kaldığını, geleceklerinin ABD’nin aktif olarak körüklediği bir savaşla çalındığını gördüler.

Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin görmezden geldiği somut bir gerçekliktir. Afganistan, İran, Irak, Libya, Filistin ve Yemen'deki kadınların hepsinin evleri vardı. Bu evler, sadece birer sembol değildi, kadınların çocuklarını büyüttükleri, eşyalarını sakladıkları ve hayatlarını kurdukları yerlerdi. Ancak bu evler, ABD’de üretilen, ABD güçleri veya ABD tarafından donatılıp desteklenen müttefikler tarafından atılan bombalarla yok edildi.

Bu duygusallığın tehlikesi, izleyiciyi aktif olarak siyasetten uzaklaştırmasıdır. Gözü, bombayı atandan uzaklaştırıp, ihtiyaç sahibi soyut bir “kız kardeş”e odaklanmaya alıştırır. İmparatorluğun stratejisini, askeri tedarik zincirlerini ve tarihsel bağlamı anlamanın zorlu işini, bir retvit ve kırık bir kalbin kolay rahatlığıyla değiştirir. “Her kadın sizin vatanınızdır” diye paylaşım yapan kadın, kendini son derece ahlaki bir aktör olarak hisseder, ancak aslında bombaları durdurmak için hiçbir şey yapmamıştır. Bununla birlikte, konuşmanın güvenli bir şekilde duygular alanında kalmasını, düşmanın adını koymak denilen o tehlikeli alana asla ayak basmamasını sağlamak için her şeyi yapmıştır. ABD-İsrail’e ait savaş makinesi ve onun savunucularının üzerini örtmüştür.

Sonuç olarak, bu feminizm değil, esasında kontrgerilla faaliyetinin parçası gelmiş bir tür duygusallıktır. Dayanışmanın gerçek potansiyelini hiçbir şey talep etmeyen ve hiçbir şeyi değiştirmeyen kısır, apolitik bir empatiye yönlendirerek, etkisiz hale getirir. İran, Filistin, Afganistan, Irak, Libya ve Yemen’deki kadınların sizin gözyaşlarınıza ihtiyacı yok, bombalara karşı çıkmanıza ihtiyaçları var. Onları sembolik “vatanınız” yapmanıza ihtiyaçları yok, gerçek evlerini yok eden emperyalizme karşı savaşmanıza ihtiyaçları var.

Emperyalizmin Tebaası Konuşuyor: İmparatorluk İçinde Vatanseverliğin Denetlenmesi

Bu dijital temaşa, “beyaz kurtarıcı”nın veya bu durumda Hintli muadilinin gözetimi altında koordine ediliyor. Bunun en açık örneğini, ABD ordusunda görev yapan Hint kökenli bir kadın olan Şilpa Çavdari ortaya koydu.[9]

“Benim güvence altına almak istediğim şey, Hindistan halkının alay konusu haline getirilmesinin önüne geçmek. Bu duruma dünya çapında tanıklık ediliyor. Belki siz orada (Hindistan’da) otururken bunun farkında değilsiniz, ama ben, şu an bulunduğum yerden birçok şeyi görebiliyorum.”

Sömürgeleştirilmiş zihnin temel kaygısı, Batı denilen otoritenin bize yönelik algısıdır. Bu kaygının ardında, ilerici, modern, liberal Hintliler olarak “biz” protesto eden, yas tutan, dindar Müslümanlar olarak “onlar”dan farklı olduğumuzu gösterme arzusu vardır. ABD ordusunun içinden, emperyalist kontrolün bir örneği olan Çavdari, ideal emperyalist tebaayı temsil eder: efendisinin bakışlarını içselleştirmiş, efendisinin kirli işlerini yapmış, şimdi de bu bakış açısını kendi topluluğuna karşı kullanarak, “Hindistan”ın küresel imajına zarar verebilecek her türden birliğe dair emarenin oluşup oluşmadığını soruşturmaktadır.

Oysa Çavdari, aslında emperyalist bakışın sadece pasif bir alıcısı değil, onun aktif bir ajanıdır da. O, sadece utanç duymakla kalmaz, emirler de verir. Mesajı bir rica değil, bir talimattır: “Lütfen o saygıyı yok etmeyin… Yaşadığınız ülkeyi sevin.” İmparatorluk içinden vatanseverliği denetler, vatanseverlere polislik yapar, emperyalizmin askeri olarak edindiği yetkiyi kullanarak, yurt içindeki muhalefeti disipline eder. Mükemmel bir aracı haline gelmiştir: yurtdışında efendisinin kirli işlerini yaparken bir yandan da kendi halkının davranışlarını uzaktan denetler, diğer ezilen halklara yönelik “utanç verici” dayanışma gösterilerinin emperyalist gücün akışına halel getirmesine mani olur.

Çavdari, emperyalist feminizmle ilgili temel bir gerçeği vurguluyor. Hintli bir kadının ABD ordusuna katılmasına imkân sağlayan, aynı zamanda Hintli Müslümanlara “yaşadığınız ülkeyi sevin” diyen mantık, Hintli feministlerin İranlı kadınlar için yas tutmasına ama bir yandan da onları öldüren bombalara sevinmesine de alan açıyor. Bu mantık, bombayı atanla kurban, konuşmacı ile dinleyici, “medeniyeti” tanımlayanla “medenileştirilmesi” gereken kişi arasına mesafe koyuyor.

İran’ı Seven İranlılar

Emperyalist dayanışma gösterisinin tam aksine, gerçek bir feminist analiz, İran’daki kadınların sahadaki maddi gerçekliğini dinleyerek işe başlamalıdır. Twitter entelektüelleri, İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik “incelikli ve hassas” (emperyalizm yanlısı) kınamalarla ve evrensel kız kardeşlik klişeleri üretmekle meşgulken, Tahran sokakları ve ülkelerine yönelik emperyalist tanımı, emperyalizmin ülkeye giydirmeye çalıştığı gömleği reddeden İran diasporası farklı bir gerçeği ortaya çıkartıyor.

Iran.screenshot isimli Instagram kullanıcısının günlük yaşamdan ve direnişten sahnelere yer veren videosunda[10], önemli bir soru soruluyor: “Batı’da oturan İran muhalefetinin ellerinde sivillerin kanı mı var?” Bu soru, emperyalist feminist yalanın özünü ifşa ediyor. İnsanları, Londra, New York veya Güney Delhi’nin güvenli ortamından rejim değişikliğini alkışlamanın maddi sonuçlarıyla yüzleşmeye mecbur ediyor kılıyor. “Batı’da oturan muhalefet”, bombaları hissetmiyor, çocuklarını sığınaklara götürmüyor, sabahki vedanın son olup olmayacağını merak etmiyor. ABD-İsrail saldırılarında öldürülen sivillerin kanı, bombaları atan emperyalizmin ve bu saldırılara ahlaki kılıf sağlayan her entelektüelin, feministin veya influencer’ın ellerindedir.

Videodaki yorumlar, bu materyalist bakış açısını pekiştiriyor. Hintli dijital yorumcularına doğrudan bir eleştiri getiriyor. Bir kullanıcı şöyle yazıyor: “Diasporada yaşayan bazılarımız, bu savaşı desteklemiyor. Ülkemizin egemenliğine saygı duyuyoruz!!” Bu, kritik bir müdahale. Bize ulusal egemenlik arzusunun eril veya gerici bir dürtü olmadığını, gerçek bir özgürleşmenin ön koşulu olduğunu hatırlatıyor. Sürekli askeri saldırı altında olan, altyapısı yıkılmış, ekonomisi çökmüş, halkı sürekli bir travma halinde yaşayan bir ülke, kadınların haklarını kullanabileceği bir ülke değildir. Egemenlik, diğer tüm mücadelelerin verildiği zemindir. Bunu sadece milliyetçilik olarak görüp reddetmek, imparatorluğun gölgesinde yaşamanın ne anlama geldiğine dair derin bir cehaleti ortaya koymaktır.

Bir başka yorum, savaş haberlerini rahatça tüketenlerle savaşı yaşayan insanlar arasındaki uçurumu çarpıcı bir şekilde resmediyor: “Onlar, huzurlu bir uykudan sonra sabah uyanıyorlar, çocuklarını okula götürüyorlar, işlerine gidiyorlar ve günlerini bu savaşın haberlerini izleyerek mutlu bir şekilde geçiriyorlar. Ama İran’da insanlar, o vedanın son vedaları olup olmadığını bilmiyorlar.” Bu, “evrensel kız kardeşlik” söyleminin gizlediği temel eşitsizliği, yani güvenlikle alakalı eşitsizliği ortaya koyuyor. Vergilerle finanse edilen ABD ve İsrail bombaları Tahran’a yağarken bir kafede “İranlı kadınların yanındayım” diye paylaşım yapan Batılı veya Hintli liberal, bir kız kardeş değil, bir infazın seyircisidir. Onun “dayanışması”, ona hiçbir şeye mal olmuyor. Hiçbir riske yol açmaz, hiçbir fedakârlığı ve rahat hayatında değişiklik yapmayı gerekli kılmaz. Bu, katılımcının değil, seyircinin dayanışmasıdır.

Video içeriğiyle, diasporanın İranlı kadınların iradesinin güvenilir bir göstergesi olduğu fikrine de dolaylı olarak itiraz ediyor. Bir yorumcu, şöyle diyor: “İran’daki halkın sadece yüzde 2’sinden azını oluşturan diaspora, İranlıların iradesini temsil etmez. Bu yüzden, onları bir sinek gibi görmezden gelin.” Bu, Batı ve Hindistan’daki liberal söylemde sıklıkla gözden kaçan çok önemli bir husustur. Rejim değişikliği ve askeri müdahale çağrısında bulunan, sesi en çok çıkan kişiler, genellikle bu talep ettikleri şeylerin yol açtığı sonuçlardan zerre etkilenmezler. Asla yaşamak zorunda kalmayacakları bir savaşı savunma lüksüne sahipler. Asıl bedeli, kadınların büyük bir çoğunluğu dâhil olmak üzere İran halkının yüzde 98’i öder. Diasporanın sesini “İranlı kadınların” temsilcisi olarak dinleek, çoğunluğu silip, Batı’ya dönük, uygun bir azınlığın lehine hareket eden derin bir epistemik şiddet eylemine girişmektir.

Twitter’daki “aydınların” kabul etmeye yanaşmadıkları asıl anti-emperyalist feminizm tam da budur. Bu feminizm, bir teoriyle değil, bir soruyla başlar: Kim kazanıyor, kim ölüyor? Anti-emperyalist feminizm, Tahran’a düşen bombaların soyut bir kavram olmadığını, gerçek kadınların, çocukların ve ailelerin hayatlarını yok eden somut bir güç olduğunu kabul eder. Bir F-35’in sunduğu “özgürlüğün” enkaz altında kalma özgürlüğü olduğunu bilir. Ulusların egemenliğine bir put olarak değil, herhangi bir halkın kendi geleceğini belirlemesi için gerekli bir koşul olarak saygı duyar. İran’daki kadınların, körü körüne itaatten değil, hayatta kalma ve imparatorluğun talep ettiği yok oluşa direnme kararlılığından kaynaklanan, uluslarına ve hükümetlerine duydukları sevgiyi dile getiren seslerine gerçek manada kulak verir.

İranlı kadınların yanında olmak, onları aktif olarak yok etmeye çalışan güçlere karşı çıkmak demektir. Bu, videodaki İranlıların da dediği gibi, emperyalist sistem denilen düşman güç nezdinde, İranlıların hayatı, feda edilecek unsurlardır.

Sonuç

Gerçek bir feminist dayanışma sergileme fırsatının heba edilmesi, içinde bulunduğumuz anın trajedisidir. Hindistan’da gerçek bir feminist hareket olsaydı, İran’daki grevlere bakıp, Afganistan, Irak ve Libya’yı istikrarsızlaştıran, ülkeyi kadın haklarının gömüldüğü bir mezarlığa dönüştüren emperyalizmin elini görürdü. Bunun yerine, Twitter feministleri, medenileştirme misyonunun kisvesine bürünmeyi seçtiler. Pankart yerine bombayı, gerçek yerine tvit atmayı tercih ettiler.

Tel Aviv konferanslarının rahatlığında başka bir Müslüman ulusun yok edilmesini destekleyen Keşmirli feminist, hiçbir şey yapmadan kendini iyi hissetmesini sağlayan, “yanlış ikilik”le alakalı tezvirata sarılan liberal, evrensel kız kardeşliğinin duygusal klişelerini diline dolayanlar, yas tutan Şii Müslümanlara yönelik acımasız alaycı sözler edenler[11], nihayetinde emperyalist güce hizmet eden söyleme katkıda bulundular.

Feminist yaklaşımlarının yalnızca ek bir süs eşyası işlevi gördüğü, ithal edildiği, pahalı olduğu ve nihayetinde çatışmaların kaynağını finanse eden ataerkil düzenin bir aracı olarak hizmet ettiği gerçeğini bir biçimde faş ettiler.

Şambavi Siddi
15 Mart 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Nitasha Kaul, “Iranian regime is reckless”, 4 Mart 2026, X.

[2] Ather Zia, “Intifada: From Palestine to Kashmir”, 27 Şubat 2025, Social Text.

[3] Ruchika Sharma, “Khamanei”, 3 Mart 2026, X.

[4] p3lagcunlitt, “As a woman”, 10 Mart 2026, X.

[5] Afreen Fatima, “Patterns of Punishment: What Demolition Data Across Four Indian States Tells Us”, 11 Aralık 2025, Polis.

[6] “Probe holds US responsible for Minab massacre”, 12 Mart 2026, Presstv.

[7] “Civilians Killed & Displaced”, Haziran 2025, Cost of War.

[8] Yeganeh Torbati ve Idrees Ali, “U.S. military used 'roof knock' tactic in Iraq to try to warn civilians before bombing”, 27 Nisan 2016, Reuters.

[9] Shilpa Chaudhary, Instagram.

[10] Iran.screenshot, Instagram.

[11] Aliza Noor, “'Jihadis in India Beating Their Chest': Hate Against Muslims Mourning Khamenei”, 2 Mart 2026, Quint.

12 Mart 2026

Beyaz Feminizm

Beyaz feminist, beyazlığın ve buna bağlı ırksal ayrıcalığın, beyaz feminist kaygılarını, gündemlerini ve inançlarını tüm feministlerin ve feminizmin görüşleri olarak genele teşmil etmede oynadığı rolü dikkate almayı reddeden kişidir.

Beyaz feminist olmak için beyaz olmanız gerekmez. Ayrıca, beyaz ve feminist olup beyaz feminist olmayabilirsiniz de.

Bu terim, öznesinin ırksal kimliğini tanımlamaktan çok, Batı’ya bir şekilde hâkim olan feminizm anlayışında kökleşmiş varsayımlar ve davranışlar setini tanımlar. Çoğu beyaz feminist, gerçekten de beyazdır; beyaz feminizmin merkezini beyazlık teşkil eder.

Bir beyaz feminist, samimiyetle “kesişimsellik” ilkelerini benimseyen, yani feminizmin ırk, inanç, sınıf, engellilik gibi çizgilerle ayrıştırılmış yapısal eşitsizlikleri dikkate alması gerektiğini düşünen bir kadın olabilir. Ama bu kadın, nedense feminist hareketin görmezden geldiği, silip attığı veya dışladığı beyaz olmayan kadınlara alan açamaz.

Beyaz feministler insan hakları için gerçekleştirilen yürüyüşlere katılabilir, Siyahi, Asyalı ve Melez arkadaşlara sahip olabilir, bazı durumlarda kendileri de Siyahi, Asyalı veya Melez olabilir, ama bir biçimde Siyahi, Asyalı ve Melez kadınların deneyimlerini, dolayısıyla ihtiyaç ve önceliklerini yok sayan örgütsel yapılara veya bilgi sistemlerine bağlanırlar.

Genel manada beyaz feminist olmak, basitçe, “tüm” kadınlarla dayanışma içinde olduklarını ve cinsiyet eşitliğini desteklediklerini iddia ederken, beyaz olmayan insanlar hilafına beyazların üstünlüğü görüşüne sunulmuş faydaları bir biçimde kabul eden kişi olmak demektir.

Against White Feminism: Notes On Disruption [“Beyaz Feminizme Karşı: Yol Açtığı Parçalanma Süreci Üzerine Notlar”] isimli kitap, feminizm içerisindeki beyazlığa yönelik bir eleştiridir. Amacı, yerine yenisi, daha iyisi gelebilsin diye nelerin çıkarılması ve nelerin yıkılması gerektiğini göstermektir.

Kitap, mevcut yapılara Siyahi, Asyalı veya Melez kadınların eklenmesinin tek başına neden işe yaramadığını açıklar. Bir eleştiri olduğundan, Siyahi, Asyalı ve Melez kadınlar arasında ve içerisinde ortaya çıkmış görüşlere yer verememiştir.

Bu işi başkaları üstlendi. Burada ortaya konulan çabanın hakkının verilebilmesi için, sorunun üzerindeki örtünün kaldırılması gerekiyor.

Bu kitap, “beyazlık” denilen olgunun feminist hareket içerisinde ne yaptığını ele alıyor; benzer bir çalışma, beyazlığın lezbiyen, gey, trans ve queer hareketleri içinde nasıl işlediği konusunda da yapılabilir, yapılmalıdır.

Burada amaç, beyaz kadınları feminizmin dışına atmak değil, tüm ayrıcalık ve üstünlük varsayımlarıyla birlikte, beyazlığı kesip atmak, böylece tüm kadınların özgürleşme ve güçlenme sürecine destek olmaktır.

Rafiya Zekeriya

[Kaynak: Against White Feminism: Notes on Disruption, W. W. Norton & Company, 2021.]

, ,

İran Müslüman Kadınları Özgürleştiriyor


Kadınların ezildiği argümanı, 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana CIA’in İran’a karşı yürüttüğü propagandatif saldırıların merkezinde duruyor. CIA’in beslediği medya kuruluşları, düşünce kuruluşları, STK’lar, partiler ve şahsiyetler, İran’ı kadınlara baskı uygulamakla suçluyor. Bu demagojik kampanya, ABD hükümetinin başarısız bir renkli devrim yoluyla darbe girişiminde bulunmaya karar vermesi ve şimdi de İran ulusunu aralıksız olarak bombalamasıyla endişe verici boyutlara ulaştı.

Ancak günlük olaylar, bu demagojiyi her zaman yerle bir ediyor, ikiyüzlülüğünü acımasızca ortaya çıkarıyor.

Bu suni feminist hareket, destekçileri eliyle, Trump’taki cinsiyetçiliği veya Netanyahu’daki şiddeti eleştirmek için öne çıkartılıyor, oysa bu eleştirilerin emperyalizmin genel politikasını etkileyecek bir gücü yok, söz konusu hükümetlerle ciddi bir çatışmaya girmiyor.

Neticede Demokratlar ve liberaller, yalnızca seçimlerde avantaj elde etmek için aşırı sağın gücünü zayıflatmak istediklerinde bu eleştiriler gündeme geliyor. Ne olursa olsun bu suni hareket, emperyalizmin bir piyonundan başka bir şey değil.

Kadınların ezildiğini söyleyen sloganlar, bilhassa Avrupalı ve Amerikalı büyük bankacıların ve kapitalistlerin senaryosuna harfiyen uyuyor. Aynı durum, siyahilerin, eşcinsellerin, yerli halkların, göçmenlerin ve çeşitli “azınlıkların” ezilmesiyle ilgili demagoji için de geçerli.

Trump’ın cinsiyetçiliğine karşı gösteri düzenleyen propaganda aygıtının, ABD başkanının önderliğindeki emperyalist saldırıları tümden desteklediğini görmek gerekiyor. CNN, BBC, DW ve Rede Globo’nun Venezuela cumhurbaşkanının eşi ve milletvekili Cilia Flores’in Nicolás Maduro ile birlikte kaçırılmasını kınadığını gören, duyan oldu mu?

İran’ın güneyindeki Minab'da, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bir üsten fırlatılan ABD füzesi ile en az 150 kız çocuğunun katledilmesinden daha büyük bir kadın zulmü var mı?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında öldürülen 1300’den fazla insanın kaçı kadındı?

İran’a yönelik emperyalist saldırganlık, ABD’de üretilen feminist demagoji endüstrisi tarafından destekleniyor. Bunun bir kısmı, Gazze’deki İsrail soykırımını bile eleştirdi, ancak bunu sadece küçük burjuvazinin çoğunluğunun körlüğü sayesinde hâlâ koruyabildiği azıcık itibarını kaybetmemek için yaptı. Oysa yaklaşık 15.000 Filistinli kadının yok edilmesinden sorumlu rejim, terörist İsrail rejimi, ABD ile birlikte İran’a saldırdığı andan itibaren, Jeffrey Epstein’in arkadaşları, birdenbire İranlı kadınların kurtarıcılarına dönüştüler.



Elbette, sahte haberlere karşı bu kusursuz savaşçıların hiçbiri, İran’ın Ortadoğu’nun en ilerici ülkelerinden biri olduğunu, kadınların komşu ülkelerin çoğunda sahip olmadıkları haklara kavuştuğunu, yüksek öğrenime, iş piyasasına, boş zamana ve Körfez’in başka hiçbir ülkesinde bulunmayan şekillerde giyinme özgürlüğüne geniş erişime sahip olduklarını söylemeyecekler. Bu haklar 1979 Devrimi ile kazanılmıştır.

Emperyalistlerin asla kabul etmediği şey, İran’ın, kendilerini kadınların kurtarıcıları olarak gösteren aynı güçler tarafından dünyanın ezici çoğunluğuna dayatılan kölelikten kurtaran bir devrim gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu köle sahiplerinin sürekli saldırıları karşısında, bu devrim daha da güçlendi, öyle ki, şu anda on yıllar boyunca maruz kaldığı tüm provokasyonların, tehditlerin ve saldırıların bedelini fazlasıyla ödetmektedir.

Devrim Muhafızları’nın eylemlerinin modern tarihte eşi benzeri yok. ABD ve NATO askeri üslerini, elçiliklerini ve diğer tesislerini yok ederek veya onlara ağır hasar vererek, bu üslerin en büyüğünü (Filistin’den çalınan ve “İsrail” olarak adlandırılan toprakları) bombalayarak İran, Ortadoğu’daki emperyalist varlığa muazzam bir darbe indiriyor.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Seyyid Hatibzade, “Amerikan varlığının Körfez’de sona erdirilmesinden başka seçeneğimiz yok” dedi. Bu sözler, İran’ın savaşının sadece saldırgan güçlere karşı kesin bir bağımsızlık savaşı olmadığına dair inancı dile döküyorlar. ki bağımsızlık ülküsü bile tek başına savaşın meşru bir gerekçesiydi. Bu, daha da kutsal bir savaş: tüm bölgeyi ABD ve diğer emperyalist güçlerin sömürgeci egemenliğinden kurtarmak için yürütülüyor. Bu güçler, sadece bölgenin petrolünü ve doğal kaynaklarını yağmalamak, küresel kapitalist sistemin damarlarından birini kontrol etmek için oradalar.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren, bu halkların yağmalanmasını garanti altına almak için emperyalist güçler, ABD ve Avrupa emperyalizminden gelen tam siyasi, diplomatik ve ekonomik destek, eğitim ve silah yardımıyla halkları kontrol altına alacak kukla diktatörlükler kurdular. Hatta bu ülkelerin birçoğunu yapay olarak yarattılar.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Umman, Yemen, Ürdün, Lübnan, Suriye, Filistin Yönetimi ve elbette İsrail rejimleri, yalnızca ABD ve NATO’nun güçlü askeri varlığı sayesinde iktidarda kalmaktadır. Bu varlık olmasaydı, asla var olamazlardı. Bu ülkelerin çoğunun hükümetleri, siyasi hakların ve demokratik özgürlüklerin bulunmadığı, kadınların en derin karanlıkta yaşadığı monarşiler veya askeri diktatörlüklerdir. Bu aşamada, elbette, “ilerici” demagoji, tek kelime etmeyecektir, ancak İranlı kadınların Suudi kadınlardan daha fazla ezildiğine inanmak zordur.

İran, bu ülkelerdeki emperyalist tesisleri hedef alarak, halkları üzerindeki sömürgeci egemenliğin temellerini sarsıyor. Bu, yalnızca ABD’nin askeri varlığını değil, aynı zamanda zenginliklerini daha rahat sömürmek için yaratılan kukla rejimleri de zayıflatıyor. İran, emperyalizmi kovdukça, bu yapay ve baskıcı rejimler, giderek daha kırılgan hale geliyorlar.

Bu rejimlerin zayıflaması, halkları üzerindeki sömürünün zayıflaması anlamına geliyor. İran’ın emperyalizmi kovması, bu baskı sisteminin tamamının, özellikle de rejimlerin kendilerinin çöküşünün yolunu açıyor.

Yakında tüm Ortadoğu halkları, İran İslam Cumhuriyeti’ne selam duracak. İranlı kadınların örneğini takip ederek kadınlar, her zamankinden daha özgür olacaklar.

Eduardo Vasco
9 Mart 2026
Kaynak

10 Mart 2026

,

Erkekler Lezbiyen Olamaz


Norveçli bir feminist, erkekler ve kadınlar arasındaki biyolojik farklılıklara dikkat çektiği için üç yıl hapis cezasıyla karşı karşıya. Dramatik bir gelişmenin doruk noktası bu.

Şu an feminizm de muazzam bir siyasi baskı altında. Feministler, hem devlet baskısına hem de kendilerini “transseksüel lubunya” olarak adlandıran aktivistlerin saldırılarına maruz kalıyor.

Norveçli bir feminist, Twitter’da kadınların erkek olamayacağını söylediği için üç yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya.

Nefret Söylemi mi?

Kadın hakları örgütü Kadının Beyanı Enternasyonali’nin sözcüsü Christina Ellingsen, transseksüel ve biyolojik bir erkekle Twitter’da yaptığı bir tartışmanın ardından polise ihbar edildi. Aktivist, kendisini “lezbiyen” olarak tanımlıyor, ancak Ellingsen, “erkeklerin lezbiyen olabileceğine” neden inandığını soruyor. Ardından ihbar ediliyor.

Norveç’te nefret söylemi yasası 2021’den bu yana toplumsal cinsiyet kimliklerini de kapsıyor. Mahkeme şimdi Ellingsen’in temel bir biyolojik ilkeye dayanan itirazının “nefret söylemi” olup olmadığını belirleme yükümlülüğüyle karşı karşıya.

Bu trans aktiviste Uluslararası Af Örgütü de destek verdi. Bu STK, kısa süre önce Ellingsen’i aktivisti “taciz etmekle” suçladı. Feminist, bir televizyon tartışmasında, “Sen bir erkeksin. Anne olamazsın.” dedi.

Bir Twitter kullanıcısı, görünüşte absürt konuşmaya, “Biyoloji artık nefret söylemi haline geldi. Bodoslama Ortaçağ’a doğru ilerliyoruz” yorumunu yaptı. Bu söz gerçekten doğru olabilir.

Cinsiyetlere Saldırı

Trans bireyler ve feministler arasındaki çatışma, ilk olarak ABD’de yaşandı. Tartışma, Harry Potter yazarı J.K. Rowling’in daha önce “rahimli insanlar”ın net bir terim olup olmadığını sormasıyla popüler oldu.

“Kadın” kelimesi, bu nedenle tartışmalı ve keyfi bir hale getirilmek isteniyor. Erkekler de bazı ülkelerde kendilerine “kadın” diyebiliyor. Bunu yakın zamanda (yani son 100 yıldır) yapan feministler için bu, kadınların kendilerine yönelik büyük bir saldırı. Ancak muazzam bir baskı altındalar: Trans aktivistlerin saldırgan söylemleri neredeyse hiç ciddiye alınmıyor; saldırılanlar “transfobik” yaftası yiyor, oldukça yalın olan eleştirileri susturulmaya çalışılıyor.

Feministler “TERF” (transları dışlayan radikal feminizm) terimiyle yaftalanıyor. İktidardaki siyasi güçler bile bu ideolojinin arkasında birleşiyor. Bu gelişmenin birkaç yıl içerisinde kadınlara özel alanların ortadan kalkmasına yol açacağı yönündeki uyarılar ise önemsizleştiriliyor.

Donna Krasniqi, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi içerisinde bu gelişmeye karşı çıkan isimlerin öncüsü. Mayıs ayı başlarında partinin Kadınlar Günü'nde düzenlediği toplantıda duygusal konuşma, parti içerisinde maruz kaldığı baskının delili niteliğinde.

Konuşmanın ardından Viyana Emek Odası Eğitim Dairesi Başkanı İlkim Erdos, onu “kendini övme ihtiyacı” ve “saygısızlık” ile suçladı. Haziran 2021’de Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ), herkesin kendi cinsiyetini belirleyebilmesi gerektiğini belirten bir karar aldı. Norveç, biraz daha ileri gitmiş gibi görünüyor.

Kadın ve Erkeğin Yerini Translar Üzerinden Sibernetik Organizmalar mı Alıyor?

Bu tartışmanın daha önce göz ardı edilmiş bir yönü, transgender ideolojisi ile transhümanizm arasındaki (olası) bağlantıdır. Eğer insanlar, giderek daha çok devasa makinenin mekanik dişlileri, insandan ziyade makine haline gelmeye zorlanıyorsa, toplumsal cinsiyet kimliklerinin ortadan kaldırılması mantıklı olacaktır. Sonuçta ortada ne erkek ne de kadın kalacak, ortaya sibernetik organizmalar çıkacaktır.

Bu gelişmenin başlangıç noktalarından biri, Donna Haraway’in 1985 tarihli “Posthümanist” metni “Siborglar İçin Manifesto” olabilir. Metnin son cümlesi şu şekildeydi: “Tanrıça olmaktansa siborg olmayı tercih ederim.”

Thomas Oysmüller
31 Mayıs 2022
Kaynak

09 Mart 2026

Kötü Yönetimin Hanımefendileri


Kadınlar ve Medeniyetin Çöküşü

Herkes, “toksik” iş yerlerinden şikâyet ediyor. Çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık komiserleri, her yerde işe alınıyorlar. Sınır kapılarının açılmasını öngören göç politikası, mülteci çocukların insanın gözlerini dolduran görüntüleriyle halka kabul ettirilmeye çalışılıyor.

Trans çılgınlığı, anaokulu sınıflarından şirket üst yönetimlerine kadar her yere yayılıyor. İş yerlerinde e-posta imzalarında kişinin cinsiyetine vurgu yapan zamirlere yer veriliyor. Uzun bir sabıka kaydı olan Afrika kökenli bir erkeğin polise direnip vurulmasının ardından beyaz kadınlar, kitlesel protestolarda diz çöküyorlar.

Kadınların cinsiyet iddialarını desteklemek için geleneksel adil yargılama kuralları kaldırılıyor. Irksal eşitsizlikleri gidermek için trilyon dolarlık “tazminat”ların ödenmesinden bahsediliyor. Kabul edilebilir konuşmalara, tartışmalara ve bilimsel araştırmalara giderek daha katı sınırlamalar getiriliyor.

Gerçeğin insanı incitecek duygulara yol açabileceği gerekçesiyle gerçeğe olan destek azalıyor. Haber medyası, edebiyat, hukuk ve psikiyatride travma ve mağduriyete aşırı vurgu yapılıyor. Hükümetler, beyaz erkeklere alenen ayrımcılık uyguluyorlar.

Bütün bunlar, toplumsal iklimde yaşanan değişimlerin, ellilerden beri devam eden, son yıllarda hızla artan tezahürleri. Bu gelişmenin birçok sebebi mevcut, ancak bir tanesi, hepsinden daha önemli. Kadınların kamusal hayata girişi.

Bu durum, bilhassa son otuz-kırk yıl içerisinde kadınların tüm önemli kurumların üst kademelerine yükselmesiyle, onlara eşi benzeri görülmemiş kültürel ve siyasi bir güç kazandırdı.

On yılı aşkın süredir bu konu hakkında yazıyorum. Bu sürenin büyük bir bölümünde hipotezim, muhtemelen fazlasıyla sapkın bulunduğu için redde tabi tutuldu veya görmezden gelindi.

Son bir buçuk yıl içerisinde önemli isimler, kadınların yeni elde ettiği gücün (örneğin akademi sahasındaki gücünün) kurumlarda yol açtığı sonuçlara dair söz söylemeye başladılar. Bu güç, artık kimsenin görmezden gelemeyeceği bir düzeye ulaştı.

Ben, bu kültür alanının kadınsılaşması sürecinin gerçek boyutunun ve bu gelişmenin yol açacağı felâketle tanımlı geleceğin gözden kaçırıldığını, bu gerçeğin üzerinin örtüldüğünü düşünüyorum.

Her Yere Sirayet Eden Kültürel Kadınsılaşma

Kadınların yeni gücü, sadece üniversitelerde, insan kaynakları ofislerinde, ana akım medya şirketlerinde ve büyük yayınevlerinde, Y kuşağı arasında değil, her yerde hissediliyor ve herkesi etkiliyor. Kültür alanında yaşanan bu süreci genel manada “pembe değişim” olarak nitelemek mümkün. Bu süreçten ordu ve spor ligleri gibi geleneksel olarak maço olan kurumların bile etkilenmiş olması, ilgili değişimin gücünün ve kapsamının önemli bir delili.

Kadınların kurumlarda ve genel olarak kamusal hayatta iktidara yükselişi, kültürü basit bir nedenden dolayı değiştirdi: Kadınlar, ortalama olarak erkekler gibi düşünmez ve davranmazlar. Daha duygusal ve şefkatlidirler, soyut kurallar, sistemler ve hiyerarşilerden ziyade insanlara ve doğrudan ilişkilere daha duyarlıdırlar. Sosyal ağlar kurmada ve sosyal etkileşimleri yaymada daha hızlıdırlar. Riskten daha çok kaçınırlar, fetih ve keşifle daha az ilgilenirler, çevresel tehditlere karşı daha hassastırlar. Özgür tartışmanın stresli mücadelesine daha az tahammül gösterirler, bilimsel araştırmaya kendi başına daha az saygı duyarlar, yargısal süreç fikrine daha az sabır gösterirler. Muhtemelen duygusal açıdan daha hassas olmaları neticesinde, kısa vadeli, duygu uyandıran sonuçları vurgulayan anlatılardan daha kolay etkilenirler, uzun vadeli sonuçların kuru analizleriyle daha az ilgilenirler. Belki de özellikle çocuksuz olduklarında (ya da çocukları “yuvadan ayrıldığında”), dünyanın “dezavantajlı” kesimlerini âdeta kendi çocukları gibi benimseme olasılıkları daha yüksektir. Aralarındaki sürekli eşitsizliklerden dolayı duygusal acı duyarlar ve bu acıyı hafifletmek için neredeyse her yolu denerler.

Elbette, kadınlar da erkekler gibi psikolojik özelliklerinin gücü bakımından birbirlerinden farklılık gösterirler. Ancak buradaki temel fikir, iki cinsiyetin örtüşen “çan eğrileri” şeklindeki özellik dağılımlarının ortalamalarının veya medyan değerlerinin önemli ölçüde farklı olmasıdır. Bu durum küçük, örgütsel ölçeklerde bile açıkça görülebilir, ancak etkisi, medeniyette yaşanan büyük sarsıntılar bağlamında çok daha belirgin bir biçimde görünür.

Özetle bugün kadınlar, dünya konusunda kendilerine has bir bakış açısına sahipler. Artık ellerindeki güç erkeklerin elindeki gücü aştığından, erkeklerin yarattığı dünyaya duydukları küçümsemeyi ortaya koymak adına, “Biz daha iyisini yapabiliriz” diyorlar.

Peki ama kadınlar, daha iyisini yapabilirler mi? Asıl önemli soru şu: Batı kamuoyu, bu soruyu neden hiç sormuyor?

Güçlerini Gizliyorlar

Kültürel feminizasyon üzerine yazdığım önceki makalelerimi, daha küçük ve kesinlikle muhafazakâr medya kuruluşlarında bile yayınlatmakta zorlandım. Sebeplerinden tam olarak emin olamıyorum, ancak medyanın her yerinde olduğu gibi, karar alma zinciri her daim kadın editörlerin elindeydi. Bir de tabii her şeye hâkim olan ve “kadın düşmanı” olarak nitelendirdikleri her şeye öfkelenen binlerce kadın aboneden söz etmek gerek.

Kadınların kültür alanında eşi benzeri görülmemiş bir güce kavuştuğuna, bununla birlikte, dünyanın çoğu toplumunu önemli ölçüde yeniden şekillendirdiğine ilişkin fikir “kadın düşmanı” olarak nitelendirilemez. Kadınlar, neden zaferlerini kabul edip bir zafer turu atamıyorlar? Kadınlar, neden bu tarihsel ve toplumsal olguyu salt göz ardı etmekle kalmayıp, bir iki görüş yazısı haricinde, onu sessizlik komplosuyla, suskunlukla karşılıyorlar?

Konuya dair bir açıklamada şu söyleniyor. Fiziksel olarak daha zayıf ve riskten daha çok kaçınan cinsiyet olarak kadınlar, eskiden beri gücü daha az açık ve doğrudan kullana gelmişlerdir. Bu nedenle, güçlerini ortaya koymak, hatta bununla övünmek istemezler; bunun yerine, zayıflıklarını ve sürekli mağduriyetlerini vurgulamayı tercih ederler. Bu da diğer etkilerinin yanı sıra birçok erkekte koruma refleksini harekete geçirmektedir.

Ancak bence bu açıklama eksik. Bence kadınlar, güçlerini gizlemeyi tercih ediyorlar; bunun nedeni, gücün sadece gizli olduğunda daha etkili olması değil, aynı zamanda derinlerde kadın üstünlüğünün, medeniyeti yönetmenin en uygun yolu olarak savunulmasının zor olduğunun farkında olmalarıdır.

Hatta alenen mutlak kadın iktidarının peşinde olan feministler, “erkeklere neden ihtiyacımız var ki?” diye soran kadınlar bile kadın zihniyetine dair geleneksel, küçümseyici görüşün farkındadır (ve bunu “içselleştirmiştir”). Ann Coulter ve Camille Paglia gibi birbirinden farklı kadınlar tarafından da dile getirilmiş olsa da, Aristocu görüş olarak da adlandırılabilecek bu görüş, kadınların erkeklere kıyasla mantıksız, kararsız, kolay etkilenen, aşırı duygusal, istikrarsız, sürü psikolojisine yatkın, histeriye ve diğer sosyal bulaşıcı hastalıklara eğilimli oldukları yönündedir. Hadi diyelim ki bu geleneksel görüş kaba ve haksız. Bu durum, şu gerçeği değiştirmez: Bugün çoğu kadının anlayışına göre, “kadın zihniyeti” diye bir şey gerçekten vardır. Bu zihniyet, çoğu halde daha fazla duygusal hassasiyet ve insan merkezlilik içerir. Bu anlayış, kadınlar daha erkeksi bir zihne sahip olsalardı, daha iyi anneler olacağını bilir.

Peki, kültür ve politika alanını biçimlendirme bahsinde bu kadın zihniyeti, geleneksel erkek zihniyetine göre daha mı üstün? Bu iddiayı açıkça dile getiren bir kadın görmedim veya duymadım, muhtemelen iddianın zayıflığı apaçık ortada olduğu için. Kadınsı, annelik odaklı bir zihniyet, kamusal alanda neden daha üstün olsun ki? Çünkü bu zihniyet, çok farklı bir ortama, yani geleneksel olarak erkek egemen toplumun koruyucu sınırları içinde gerçekleşen gerçek anneliğe bir uyum sağlama biçimidir. Aynı şekilde, erkek zihniyeti neden daha aşağı olsun ki? Çünkü bu zihniyet, en azından kısmen, insanlığın başlangıcından beri, erkeklerin hüküm sürdüğü kamusal alana bir uyum sağlama biçimidir.

Bana öyle geliyor ki kadınlar, kültürel ve politik üstünlüklerini haklı çıkaracak (“sıra bizde”, “erkekler zehirli”den gayrı) sağlam bir argüman bulamadıklarından ve genel olarak tartışmaların erkeklerin güçlü yönlerine hitap ettiğini bildiklerinden, üstünlük hallerinin henüz oluşmadığını biliyormuş gibi yaparak, mevzudan kaçınmaya karar verdiler.

Kadınların Güçlenmesi Toplumsal Çöküşe Yol Açar

Bu “Büyük Feminizasyon” süreciyle tetiklenen her toplumsal değişim olumsuz seyretmese de çoğunun olumsuz olduğu, net etkisinin giderek distopik bir hal aldığı görülmektedir.

Bu olumsuz sonuçlar, en azından erkek bakış açısından, oldukça tahmin edilebilir görünüyor.

Bazı örnekler:

Yeni, daha hoşgörülü polislik ve cezalandırma yasaları.

Kısa vadeli hedef: Afrikalı-Amerikalılara yönelik polis baskısına son vermek.

Uzun vadeli sonuçlar: Kanunsuzluğun teşvik edilmesi, yaygın suç oranları, iş dünyasının yurt dışına kaçması.

Evsizlerin ve sokakta yaşayan diğer kişilerin yerlerinden edilmesini engelleyen, yiyecek vb. sağlayan belediye kanunları.

Kısa vadeli hedef: Evsiz insanlara şefkatle davranmak.

Uzun vadeli sonuçlar: Evsizliğin teşvik edilmesi, şehrin geniş alanlarını kirleten pis çadır kampları, daha fazla suç, işletmelerin şehri terk etmesi.

Cömert sosyal yardım politikaları.

Kısa vadeli hedef: Dezavantajlı kesimlere şefkatle yaklaşmak, açlığı azaltmak vb.

Uzun vadeli sonuçlar: Yoksulluğun teşvik edilmesi, sosyal yardıma bağımlılığın yayılması, aile kurmanın engellenmesi (annelerin evlenme motivasyonunun azalması) ve bunların sonucunda ortaya çıkan tüm sosyal sorunlar.

Geleneksel olmayan davranışların/yaşam tarzlarının (eşcinsellik, transseksüellik) teşvik edilmesi.

Kısa vadeli hedef: Marjinalleştirilmiş kesimleri güçlendirmek.

Uzun vadeli sonuçlar: Sosyal normların zayıflaması, aslında antisosyal (aile karşıtı) davranışların yayılması, en kolay etkilenen kesim olarak çocuklar ve genç yetişkinlerde buna bağlı ruhsal hastalıkların yayılması.

Göçmenliğe getirilen kısıtlamalara karşı muhalefet.

Kısa vadeli hedef: “Sıkıntılı kitlelere” yardım etmek (yani, Emma Lazarus’un ünlü sonesinde ifade edilen aynı anne şefkati duyguları).

Uzun vadeli sonuçlar: Kitlesel/yasadışı göçün teşvik edilmesi. Ulusal kimliğin yok edilmesi, güvenin azalması, umutsuzluğun artması, fiyat enflasyonu, kaynak ülkelerde beyin göçü vb.

Konuşma özgürlüğünün, tartışmanın, hukuki sürecin, bilimsel araştırmanın kısıtlanması.

Kısa vadeli hedef: Irksal bilişsel ve davranışsal özelliklerdeki farklılıklar gibi “nefret dolu” argümanların, kavramların veya basit gözlemlerin yol açtığı duygusal karmaşayı önlemek.

Uzun vadeli sonuçlar: Özgürlükçü normların ortadan kalkması, anaçlığa has bir “çünkü ben öyle söyledim!” anlayışıyla hareket eden özgürlük düşmanlığı, bilimsel kültürün yozlaşması, bilimsel ilerlemenin tersine dönmesi.

Eşit sonuçların teşvik edilmesi ile fırsat eşitliği arasındaki fark.

Kısa vadeli hedef: Doğrudan mali eşitsizliği azaltarak çatışmayı azaltmak ve adaleti teşvik etmek (bu, çocuklar arasında uyumu teşvik etmek için kullanılan klasik bir anne stratejisine benziyor; muhtemelen aile temelli paleolitik gruplarda da normdu).

Uzun vadeli sonuçlar: Başarıya ulaşmak için normal, sağlıklı teşviklerin yok edilmesi. Tembel, yeniden dağıtımcı bir yaklaşımın teşvik edilmesi (“Ben ırkçılığın kurbanıyım, bana para verin”).

Uyuşturucu kullanımına karşı “zarar azaltma” stratejilerinin (örneğin, ücretsiz iğneler) teşvik edilmesi.

Kısa vadeli hedef: Uyuşturucu doz aşımına bağlı ölümleri ve hastaneye yatışları azaltmak.

Uzun vadeli sonuçlar: Uyuşturucu kullanımını teşvik etme.

Genel tablo açık olmalı: Kültür ve politika alanında kısa vadeli, iyi hissettiren sonuçlara odaklanan kadınsı zihniyet, ters teşvikler yaratma eğilimindedir ve bu da temelde uzun vadede kötü sonuçları güvence altına alır.

Bu arada, psikolog Simon Baron-Cohen, deneysel kanıtlarla, “kadın beyninin erkek beynine kıyasla sistemleri anlama ve kurma konusunda daha az başarılı olduğunu” savunmuştur. Kadın zihniyetinin, bir sistemin uzun vadeli performansını belirleyen mekanizmalara nispeten kör olması durumunda bunun neden böyle olduğunu anlamak kolaydır; burada söz konusu sistem, toplum adı verilen insan sistemidir.

Kadınların duygusal ve kısa vadeli konulara daha fazla odaklanmasının kültür ve politika üzerinde başka olumsuz sonuçları da mevcut. Bunlardan biri, Batı (özellikle İngiliz-Amerikan) kültürünü saran ve bence kadınların tartışmanın stresi karşısında artan hassasiyet. Neticede gruplarda duygusal uyum ihtiyacından kaynaklanan, “cadı avı” benzeri, sosyal bulaşmaya yatkın atmosfer oluşmaktadır. Kadınlar, duyarcı baş rahibelerinin önderliğinde, “çocuklar için cinsiyet onaylayıcı bakım” gibi modalar ve çılgınlıklar lehine Batı geleneklerini hızla harap etmektedirler.

Ancak daha da endişe verici olan, kamuoyunun muhalefetinin zayıflığıdır ki bu da büyük ölçüde kadınların güçlerini kabul etmekten bile çekinmelerinden, hele ki aşırılıklarını dizginlemekten hiç yana olmamalarından kaynaklanmaktadır.

Batı, yavaş bir toplumsal çözülme süreciyle çökmeye devam edecek mi? Bu çöküş, kültürel anaerkilliğimizin teşvik ettiği eğilimler, göç yoluyla Üçüncü Dünyalaşma, beyazların kendinden nefret etmesi, erkeklere karşı ayrımcılık, Batı’da düşük doğurganlık oranı, liyakat yerine çeşitlilik, koruma altındaki ırksal gruplar için onaylanmış kanunsuzluk vb. üzerinden ele alınmalı.

Çöküş, muhtemelen aniden ve felâketlere yol açarak gerçekleşecek. Medeniyet, kaybedilen savaşlarla, o kadar kadınsılaşmamış (veya o kadar medenileşmemiş) işgalci göçmenlere teslim olmanın neticesinde veya bir gün “duyarlı” makinelere medeni haklar tanınması suretiyle çökecek.

Her neyse, gördüğüm kadarıyla, kadınsılaşmış medeniyetimizdeki tüm yollar, onu çöküşe götürüyor. Söz konusu çöküşün, bu kısa sürecek, kadınların kültür alanında hegemonya tesis ettikleri tuhaf dönemi sona erdireceğini söylemeye bile gerek yok.

J. Stone
22 Haziran 2023
Kaynak